Bazı sırlar binlerce yıl saklanır. Bazılarıysa insanlığın bütün tarihini değiştirebilir.
1979 yazında Türkiye’ye gelen iki Amerikalı öğretmen, başlangıçta yalnızca yeni bir ülkeyi, yeni bir kültürü ve yeni bir hayatı keşfettiklerini düşünürler. İzmir’in sokaklarından Efes’e, Bodrum’dan Kapadokya’ya, Ağrı’dan Van Gölü’ne uzanan yolculukları onları Anadolu’nun binlerce yıllık tarihinin içine çeker.
Sonra Aras’la tanışırlar.
Aras sıradan bir insan değildir.
On bin yıldan uzun süredir Dünya’da yaşayan, insan uygarlıklarının yükselişine ve çöküşüne tanıklık eden gizemli bir varlık... Samanyolu’nun uzak bir köşesinden gelen Aras, Anadolu’nun kadim geçmişine dair insanlığın bildiğinden çok daha fazlasını bilmektedir. Onun anlattıkları; Lidyalılardan Sümerlere, Mısır firavunlarından Anunnakilere, kayıp uygarlıklardan insanlığın kökenine kadar uzanan bambaşka bir tarihin kapısını aralar.
Ama Aras’ın sırrı yalnızca geçmişte değildir.
İnsanlığın geleceği de onun bildikleriyle yakından ilgilidir.
Anadolu Macerası, Anadolu’nun tarihini, mitolojisini ve kültürel zenginliğini bilimkurgu ve gizemle buluşturan sürükleyici bir yolculuk. Efes’in antik taşlarından Ağrı’nın zirvesine, Bodrum’un derinliklerinden Mısır’ın gizemli mezarlarına kadar uzanan bu serüvende gerçek ile hayal, tarih ile gelecek ve insan ile insan olmayan arasındaki sınırlar giderek siliniyor.
Ve yolculuğun sonunda şu soru kaçınılmaz hâle geliyor:
İnsanlık gerçekten kendi tarihini mi yazdı, yoksa binlerce yıldır kendisini izleyen başka gözler mi vardı?
Yazar biyografisi
“Neal DePaul”, harflerin yer değiştirilmesi ile oluşturulmuş bir takma addır. Evlendikten yalnızca on gün sonra, 1979’da İstanbul’a ilk kez ayak bastığımda, Amerikalı genç bir öğretmen olarak benimsediğim müstear ismimdi bu.
Neal ve Libby; Batı Anadolu’dan Arap çöllerine, Orta Asya’nın heybetli zirvelerinden Fas’ın Atlas kıyılarına ve Sumatra'nın balta girmemiş ormanlarına uzanan pek çok coğrafyada unutulmaz maceralara atıldılar.
Yabancı ülkelerde öğretmenlik yapan iki Amerikalı olarak, ayak bastıkları her diyardan paha biçilmez deneyimler ve birikimlerle döndüler. Bize sık sık “Peki en çok hangi ülkeyi sevdiniz?” diye sorarlar. Bu soru bizi ömrümüzün otuz yıllık dönemini düşünmeye sevk eder; zira geriye dönüp baktığımızda, yaşanan tüm zorlukları unutturan şahane hatıralar görürüz. İki evladımız dünyaya geldi ve dünyanın en saygın uluslararası okullarında yetişti. Yaşam boyu sürecek dostluklar kurduk, yaşadığımız maceralar bizde unutulmaz izler bıraktı.
Yine de tüm bu yolculukların sonunda yanıtımız hep aynı olur: “Türkiye. Çünkü biz o topraklara gönül verdik; Türk öğrencilerimizi ve dostlarımızı sevdik. Ama hepsinden de öte, Anadolu’nun kucağında yaşadığımız o benzersiz macerayı sevdik.”