Bektaşilik, Osmanlı tasavvuf tarihi açısından fevkalade ilginç ve bir o kadar da karmaşık bir yapıyı ifade etmektedir. Bu nedenle, tasavvuf tarihçilerinin üzerinde en çok durdukları konulardan biri olmuştur. Bektaşiliğin gelişim sürecini incelendiğimizde, bu tarikatın -diğer tarikatlara nazaran- nev-i şahsına münhasır bir içeriğe ve konuma sahip olduğu gözden kaçmayacaktır. Yeniçerilerle olan bağlantısı, Osmanlı’nın Sünnî yapısına rağmen Bektaşiliğin gayri-Sünnî tasavvufî telakkilere sahip olması, şeriat hükümlerine karşı lakayt tutumu, içki içip içmedikleri meselesi ve Hurûfîlikle olan ilişkileri, Bektaşilik hakkında en çok üzerinde durulan ve tartışılan konular arasında yer almaktadır. Pek çok araştırmacı ve yazar bu konulara farklı açılardan yaklaşmakta ve birbirinden oldukça farklı, hatta taban tabana zıt sonuçlara varabilmektedir. Bu çalışmamızda, Bektaşilik hakkındaki farklı yorumların, tarikatın farklı eğilimleri bünyesinde barındıran heterojen yapısından kaynaklandığını; bu yapının ise tarihî gelişim süreci içerisinde çok farklı ve birbirine zıt akım ve yapılanmaların etkisiyle şekillendiğini vurgulamak istedik. Bektaşiliğin temelleri, Osmanlı-Bizans sınır bölgesinde, Hristiyan ve Müslüman (Türk) topluluklar arasında atılmış; XVI. yüzyıldan itibaren ise doğuda Osmanlı-Safevî mücadelesi bağlamında Şiîlik ile Sünnîlik arasında kurumsallaşma sürecini yaşamıştır. Dolayısıyla Bektaşiliğin bu arada kalmış konumu, onun gelişim sürecinin en belirgin özelliklerinden biri olmuştur. Bu çalışmada, Bektaşiliğin gelişiminde bir yandan İran tasavvuf geleneğinden kaynaklanan Hurûfîliğin, diğer yandan ise Osmanlı Devleti’nin Sünnî kimliği çerçevesinde etkili olan Nakşibendî geleneğinin rolü üzerinde durduk. Bu çerçevede Osmanlı tasavvuf tarihinin bu ilginç ve karmaşık boyutunu açıklığa kavuşturmaya gayret ettik.