“Yaşa benim sevgili güneşim, diyorum ve hiç
olmazsa benden ve bu duygusuz insanlardan
fazla yaşa da belki senin nurdan gözünün
yarattığı şu cennet âlemini temaşa etmesini
bilen biri gelir. Yoksa bu duygusuzlukta nasıl
durulur? (…)
Ruhî vâkıa diye bende gizli ve hiç tanımadığım
bir şey var ki bugüne kadar sevdi, düşündü,
ağladı ve acı çekti, çırpındı ve ihtiraslandı,
sabretti ve murada erdi, işte ben sade bunun
âşıkıyım ve herbir yerde bunu aradım, sanki
ışıkla yine ışığı aradım. Onun ardından
tahammül ve cesaretle nihayete kadar
yürümek için ne büyük bir söz vermişim! Geri
almak imkânsız.
Kardaşım, tabiatta ve sanatta, felsefede
ve ahlâkta gaye kendimizi bulmaktır,
kendimizi yakından tanımaktır. Halbuki en az
kendimizi tanıyoruz ve her an kendimizden
uzaklaşıyoruz. Ben insanlarda kendi nefsine
karşı samimiyet arıyorum ve pek ender
buluyorum. Çünkü en büyük ve yegâne
affedilmeyecek olan günah, kendi nefsine karşı
samimiyetsizliktir”.
Fikret Arık’a yazdığı 24 Haziran 1937
tarihli mektuptan.