Sakız ağacı, kendi içine akıttığı gözyaşlarıyla yaşar.
Gövdesine atılan her çizik, dışarıdan bir yara gibi görünür; oysa içeride, zamanın sabrıyla yoğrulan bir öz uyanır. Damla, acele etmez. Sızar. Bekler. Yoğunlaşır. Ve sonunda, acının içinden doğmuş en berrak hâline kavuşur.
Sofia’nın kalbi de böyleydi: hatıralarla çizilmiş, susarak derinleşmiş, kendine sakladığı kırıklıklarla ağırlaşmış…
Tayfun ise bir rüzgâr gibi geldi; neyi değiştirdiğini bilmeden ama dokunduğu her şeyi yerinden oynatarak. Onun gelişi, bir başlangıçtan çok bir hatırlayıştı; sanki Sofia’nın içinde çoktan var olan bir sızının adını koyuyordu.
Aşkları, bir anın coşkusundan değil, zamanın biriktirdiği eksiklikten doğdu; konuşulmayanlardan, ertelenmiş duygulardan, yarım kalmış cümlelerden…
Bir sakız damlası gibi, görünmeden birikti aralarında. Ne koparıldı ne de bütünüyle saklandı. Sadece var oldu: ağır, suskun ve kaçınılmaz.
Çünkü bazı aşklar büyümez; derinleşir. Kök salmaz; içe doğru ilerler. Ve en çok da, yara aldıkları yerden birbirine bağlanır.
Sakız ağacının gözyaşları gibi onların sevgisi de acıyla başladı, sabırla şekillendi ve zamana karşı direnen bir hatıraya dönüştü.