Gölgenin rüyası, yalnızca optik bir yanılsama değil, bastırılmış hissiyatın felsefi inşasıdır. Her ne kadar bir sanat yapıtı sayamasak da, saf imgede kendini bulan bağımsız bir varlık, sürekli ertelenen ve çatlayan bir metin ve uykusuzluğun çemberinde varoluşun ağırlığını taşıyan nihilist bir kâbustur. Gölge, rüyasında varlığın mutlak mevcudiyetinin bir yanılsa- ma olduğunu, her şeyin geride kalan izler olarak sahne aldığını ve bu izlerin bile nihayetinde kendi içine kapanarak çürümeye mahkûmolduğunu gösterir. Bize kalan, gölgenin bu tekil ve ayrı kâbusunda kendi suretlerimizin ne kadar geçici ve ne kadar temsil edilemez olduğunun soğuk farkındalığıdır. Ayrı rüyaların insanlarıyız sonuçta.
Cemal Süreya’nın “Hepsi de aynı şarkının insanları,” diye betimlediği gölgeler, aynı rüyanın insanları olduklarında her şey değişecek. Gölgenin rüyası, toplumun zincirlerinden kurtulup ayağa kalktığında gerçeğe dönüşecektir. Ama akıldan çıkarılmaması gereken bir şey vardır; dönüp mağarayı da kurtarmak!