İntihar, insanlık tarihinin en karanlık, en mahrem ve en büyük trajik tabusudur. Peki, kendi canına kıymak radikal bir özgürlük ilânı mıdır, yoksa mutlak bir varoluşsal yenilgi mi?
Georges Minois, bu anıtsal başyapıtıyla insan ruhunun en uç sınırına, istemli ölümün hem dehşet verici hem de büyüleyici tarihinde ilginç bir yolculuğa çıkıyor. İnsanın bu pek hassas meseleyle ilgili düşünceleri, daha doğrusu zaman zaman kapıldığı yanılsamalar zinciri ve düştüğü ikilemler çoğunlukla şaşırtıcı olmuştur. Kitap; Antikçağ’ın onurlu ölümüyle başlayıp, Ortaçağ Kilisesi’nin dışlayıcı dogmalarına, Aydınlanma’nın rasyonel isyanına ve modern çağın yabancılaşmış buhranlarına uzanarak ortak bilinçaltımızın anatomisini çıkarıyor. Yazar, bu tarihsel izlek boyunca, melankolik ölüm arzusunu ada iklimine bağlayan meşhur “İngiliz Hastalığı” mitinden kitlesel intihar salgınlarına; eylemin mistik ve ahlâki boyutunu kaybederek tıbbın pençesinde klinik bir vakaya dönüşmesine kadar bu kadim korkuyu inceliyor. İntiharı sadece bireysel bir kriz olarak değil; din, hukuk, tıp ve felsefenin düğüm noktasında inşa edilen acımasız bir toplumsal denetim mekanizması olarak deşifre ediyor. Egemen toplumlar kendi ölüm ve yaşam biçimlerini nasıl kurgulamaktadır? Minois, her dönem ve yüzyılda farklı şekiller kazanmış intihar olgusunda, okuyucuyu konforlu ahlâk normlarıyla yüzleşmeye zorluyor. Bu kitap, geçmişin izini sürerken aslında insan olmanın trajik ve kaçınılmaz doğasını bütünüyle sorgulayan, zihnin en korunaklı köşelerini sarsacak felsefi bir yüzleşmedir.