Anadolu’nun İslâmlaşma serüveni yalnızca
siyasî fetihlerin ve askerî başarıların tarihi
değildir. Bu toprakların rûh dünyasını inşa
eden asıl güçlerden biri tasavvuf geleneği
ve tarîkatlardır. Selçuklular devrinden
itibaren Mâverâünnehir’den, Horasan’dan,
Hârizm’den ve İslâm coğrafyasının farklı ilim
merkezlerinden yola çıkan şeyhler ve dervişler,
beraberlerinde sadece kendi şahsiyetlerini
değil; bir irfan anlayışını, bir ahlâk terbiyesini
ve köklü bir manevî mirası da taşıdılar.
Zeynüddin el-Hâfî’nin yanında seyrü sülûkunu
tamamlayan Abdüllatîf Kudsî şeyhinden icazet
aldıktan sonra irşad faaliyetlerine başlar;
Kudüs’ten Kahire’ye, Şam ve Konya’ya, oradan
Bursa’ya yerleşerek ömrünün son dönemini
burada tamamlar. Hem kaleme aldığı eserlerle
hem de Şeyh Vefâ ve Tâceddin Karamânî gibi
yetiştirdiği halifelerle Osmanlı dönemi tasavvuf
tarihinin etkili şahsiyetlerinden biri olmuştur.
Onun hayatı, yalnızca bir sûfînin yolculuğu
değil; aynı zamanda ilmî mücadelelerin, fikrî
tartışmaların ve tasavvufun doğru anlaşılma
çabasının hikâyesidir.