İşkenceciler görünmedi ortalıkta: ışığı gören yarasalar gibi sinmişlerdi kuytu
karanlıklara. Hiçbiri koğuşun mazgalını açmaya cesaret edemedi.
Panikteydiler. Tutsaklara dayattıkları kurallar bin kez parçalandı o gece. Ve o
gece bilinçlerden dillere destanlar aktı. O gece bestelendi; ‘Tarihin Şen
Çocukları’ türküsü.
…
9. hücrede, elinde üç kibrit çöpünü bir meşale gibi tutan Keko, hücresinden
çıktı. Saçtığı aydınlıklarla zindanın içi kızılımsı bir renge bürünmüştü. Keko,
direnişin içleri ısıtan gülümsemesiyle tutsakları selamdı. Tüm tutsaklar hücre
demirlerine adeta yapışmış, Keko’yu yürekleriyle izliyorlardı. Keko, yaraları
iyileştiriyor, direnişler sunuyordu. Ve sonra engin diyarlardaki ateşlere katılmak
üzere, ayın o renk alaşımı ışınlarının parlaklığında gözlerden yitti...
Ve şafak söktü, Mazlum’un aleviyle zindan karanlığı aydınlandı, gün dirildi.
…
Onlarca tutsak ölüme kendi ayaklarıyla, kendi yürekleriyle, kendi bilinçleriyle
koşuyordu. İşkenceci başı kimi öldürecek, kime işkence yapacaktı? Ölmesini
öğrenen, ölüm yolunu Arşimet’in “Buldum, buldum” sözünü anımsatır şekilde
coşkuyla bulan tutsakları ne ile korkutacak, nasıl yargılayacaklardı…