Zıt yaşamlara sahip iki farklı insan türü vardı ve ikisi de “hayat sadece içinde bulunduğumuz andır” diyordu. Fakat ilk grup böyle dedikten sonra ölene kadar her türlü dünya lezzetini yaşamaya koşarken diğer grup asıl keyifli hayatı ölüm sonrasına ertelemekteydi. Aynı cümle ama iki ayrı, iki zıt yaklaşım. İşte bu karışık düşüncelerle ilk gördüğü kitapçının kapısından girdi Meryem. Adına bile bakmadangirmişti kitapçıya…
***
Tâhâ, karmakarışık bir psikoloji içindeydi. Barış’ın ölümü Barış’ın ailesi ve birkaç yakını dışında kimseyi çok da etkilemiş görünmüyordu. Evet, cenaze ortamı kalabalıktı ama gündem ölüm değil yaşamdı. Cenaze nedeniyle epeydir bir araya gelememiş insanların konuştukları şeyler, ölüm değildi; yatırım, spor, sinema, dedikodu içerikli konulardı. Ölüm sanki Barış’a özgüydü ve sanki diri olan şu insan kitlesi o tabuta hiç girmeyecekti. Kafasını kalabalıktan çevirip cep telefonunun arama motoruna şunları yazdı: “Cenaze namazı nasıl kılınır?”
***
İsim koymayı sözüm ona ‘önemseyen’ ama o isimlere uygun yaşamaktan kaçınan insanlar ise hep canımı sıkmıştır. “Ömer ismi koyunca oğlun adaletli olmuyor, Meryem koyunca iffet kendinden oluşmuyor, Hamza koyunca cesaret abidesi kesilmiyor, Ayşe koyunca örnek yaşam sürmüyor” demek isterdim günümüzün isim babalarına veya belki de isim annelerine… Belki biraz da bu yüzden Meryem, Tâhâ, Nûr ve Furkân isimli karakterler ile bu duruma dikkat çekmek istedim.