“Başlangıçta otlar vardı...” Toprağa eğilip otlar âlemini izlerseniz, size dünyanın insandan önceki hikâyesini ve ardından olup bitenleri anlatırlar. Alabildiğine çeşitli duygulanışlar, deneyimler, izlenimler halinde insanlıkta tezahür eden cezbedici, ayartıcı ama aynı zamanda gelgitli ve çekişmeli bir serüven! Alain Corbin bu hikâyenin farklı anlarını, insanın durduğu yahut geçtiği durakları, yaşadığı ruh hallerini şairler, yazarlar, ressamlar ve bir şekilde o esrarengiz dünyayla temas kuranlar üzerinden aktarıyor: Vergilius, Petrarca, Ronsard, Hugo, Thoreau, Whitman, Zola, Proust, Lamartine, Giono, Hardy …çobanlar, bahçıvanlar, çiftçiler ve ötekiler.
Bir çiçek, bir tutam ot yahut uçsuz bucaksız bir çayır çocuklar ve yetişkinler, münzeviler ve dünyeviler, âşıklar ve kırık kalpler, vasatlar ve aristokratlar için farklı anlamlar taşır. Otların kültürel hafızadaki resmini çizen Corbin tarihsel evrimle birlikte hem bireyin hem toplumun otlarla kurduğu ilişkileri antik çağlardan günümüze dek değişip dönüşen anlamlar, duygular ve deneyimler yelpazesi içinde sunuyor. Yaşamın ana kahramanları iken zamanla seyirlik nesnelere dönüşen, alçaltılıp yüceltilen, sevilip nefret edilen otların neşeli ve kederli tarihini anlatıyor. Maddi ve mekanik bir modernite tabiatla kurduğumuz ilişkiyi yapmacık ve güdük hale getirdi, ancak Corbin uzaklaştığımız ama kopamadığımız o dünyaya bugün farklı yollarla geri döndüğümüzü, eski bir samimiyeti yeniden canlandırdığımızı, otlar üzerinden tabiatın bizdeki yansımalarını tekrar yakalamaya çalıştığımızı söylüyor. Önce otlar vardı, sonra da otlar olacak.